|
Genetik testlerin klinik uygulamaları
tüm dünyada giderek
yaygınlaşmakta ve birçok alana entegre olmaktadır. Bu uygulamalardan günümüz
itibarıyla en yaygın olanları başlıca şunlardır:
1)
Tanı
amaçlı testler,
2)
Prediktif testler,
3)
Taşıyıcılık testleri,
4)
Prenatal tarama testleri,
5)
Embriyo
tarama testleri (emplementasyon öncesi tarama),
6)
Yeni
doğan tarama testleri,
7)
Akrabalık ve doku uygunluk testleri,
8)
Genotipleme,
9)
Kök
hücre ve/veya DNA bankacılığı.
Tanı
amaçlı genetik testler halen semptomatik olan
veya tedavi görmekte olan bir şahısta var olmasından endişe edilen primer
veya sekonder bir genetik bozukluğun teyit yada ekarte edilebilmesi için
yapılan incelemelerdir. Tanı amaçlı genetik testler her yaştan bireylere
uygulanabilir ve genellikle diğer alternatif test yöntemlerine nazaran hem
daha az riskli ve ucuz olup hem de daha kesin sonuçlar verir.
Unutulmamalıdır ki hastada genetik bir bozukluğun saptanması tedavinin
şeklini ve hastalığın seyrini hasta ve hekim lehine değiştirecektir. Dahası
bu tanı hasta ve ailesinin mevcut durumu daha iyi kavramaları ve ileriye
yönelik gerçekçi kararlar almalarında bir referans niteliği taşıyacaktır.
Ancak bazı hallerde genetik testlerin hastalığın tanısında ilk başvurulacak
yöntem olmadığı veya, bu yöntemle kesin sonuca varabilmek için birden fazla
test yapılması gerekebileceği de dikkate alınmalıdır.
Prediktif
genetik testler aile öyküsünde olası bir genetik
bozukluk için risk faktörü taşıyan yada sınırda klinik bulgulara sahip fakat
halen asemptomatik olan bireylerde yapılan uygulamalardır. Ancak
unutulmamladır ki pozitif bir test sonucu varlığı saptanan genetik
anomalinin türüne göre ya presemptomatik bir hastalığın teşhisi
yada yalnızca predispozan bir faktörün tespiti anlamına gelir.
Örneğin yapılan bir test sonucu Huntington hastalığı ile uyumlu bir
mutasyonun tespiti şahısta presemptomatik Huntington hastalığın teşhisi
anlamına gelir. Bir başka deyişle bu hastanın yeterince uzun yaşaması
halinde Huntington hastalığı semptomları vermeye başlayacağı kaçınılmaz bir
gerçektir. Öte yandan bir hastada meme kanseri için risk faktörü niteliğinde
bir mutasyonun tespiti bu hastada yalnızca predispozan bir risk faktörünün
varlığını gösterir. Bu hastada zaman içerisinde meme kanseri oluşumu
kuvvetle muhtemel olsa da kesin değildir. Kaba bir genelleme yapmak
gerekirse, multi-faktöryal sebeplerle yada birden fazla genetik mutasyonun
birikimiyle ortaya çıkan hastalıklarda pozitif prediktif test sonucu test
edilen bireyde hastalığın teşhisi değil bu hastalığa meyil anlamına gelir.
Bu gibi kişiler risk faktörü modifikasyonundan azami fayda görecek hasta
gurubunu oluşturduğundan kişiye özel ve etkin koruyucu hekimlikte prediktif
genetik analizin yeri hiçbir alternatif yöntemle doldurulamaz.
Prediktif
genetik analiz (PGA) tıbben erken teşhis ve tedavinin morbidite ve mortaliteyi
etkilediği bilinen bütün olgularda ve özellikle orta yaş gurubunda tıbben
endikedir. Dahası prediktif genetik analiz, hem hastayı takip eden hekim,
hem de bireyin kendisi için geleceğe yönelik sağlık hedeflerinin ve en uygun
hasta takip stratejisinin saptanmasında yol gösteren eşsiz bir araçtır.
Kabullenilmesi zor bazı prediktif genetik analiz sonuçları test edilen
bireylerin hayata bakışlarını etkileyebileceği gibi, hastada ciddi
psikososyal komplikasyonlar da doğurabilir. Bu gibi olayları en aza
indirgemek için genetik testleri yapan merkezlerin uymaları gereken üç temel
prensip vardır: Birincisi, testin uygulanacağı numuneyi veren kişinin
detaylı bir epikrizi ve şahsın imzasını taşıyan açık bir dille yazılmış izin
belgesi olmadan hiçbir şart altında numune prediktif analiz için kabul
edilmemelidir. İkincisi, bazı koşullarda prediktif genetik analiz
yapılabilmesi için sahsın semptomatik olan bir yakınında test konusu
hastalığa özgün bir mutasyonunun saptanmış olması, veya hastanın ailesinde
ilinti testleri ile bu hastalığın mevcudiyetinin gösterilmiş olması gibi
önşartlar aranmalıdır. Son olarak unutulmamalıdır ki eğer tanısı konacak
hastalık için hali hazırda bilinen hiçbir tıbbi girişim veya tedavi imkanı
yoksa bu tanıya varmanın hasta için faydası çok sınırlı olacaktır. Bu
sebeple Amerika Birleşik Devletleri’nde asemptomatik kişilere tedavisi
bulunmayan hastalıklar için ve çocuklara yetişkin yaşta ortaya çıkabilecek
hastalıklar için prediktif test uygulanması ASHG (The American Society
of Human Genetics) gibi etik
komiteler tarafından prensipte yasaklanmıştır.
Taşıyıcılık testleri bireylerin genetik
yapılarında otozomal resesif veya X-kromozumuna bağlı genetik geçiş gösteren
hastalıklara yol açan genetik mutasyonlar taşıyıp taşımadıklarını araştırmak
üzere yapılan testlerdir. Bilindiği üzere bu tip genetik anomaliler
genellikle taşıyıcıda hiçbir semptoma yol açmazlar. Ancak özellikle akraba
evliliği olgularında, belli bazı etnik guruplarda veya ailelerinde bu tip
bir hastalık öyküsü olan ve daha fazla çocuk sahibi olmayı düşünen çiftlerde
gerçek reprodüktif risk faktörünün saptanması ancak genetik taşıyıcılık
testleri ile mümkündür.
Taşıyıcılık
testleri sayesinde ciddi genetik hastalıklarla doğacak bir bebek henüz
gebelik oluşmadan önlenebilir veya gereksiz yere çiftleri endişeye sevk eden
korkular ortadan kaldırılabilir. Asıl amaç ailelerin çocuk sahibi olma
konusunda sağlıklı kararlar vermelerine yardımcı olmakla beraber, genetik
taşıyıcılık testlerinin uygulanacağı aile bireylerinde ortaya çıkması olası
kişisel yada sosyal yaralanmaları önlemek amacıyla ailelere genetik
danışmanlık ve eğitim hizmet ide verilmesi zorunludur.
Ancak
unutulmamalıdır ki özellikle aynı gende birçok farklı mutasyonlar sonucu
ortaya çıkabilen bazı olgularda tek, tek bütün bu olasılıkların taranması
birçok yönden mantıklı değildir. Böyle olgularda tercih edilmesi gereken
yöntem spesifik taşıyıcılık testinden evvel hasta aile ferdinde tanı amaçlı
testlerin yapılmasıdır. Ayrıca hem maliyet hem de etkinlik yönünden bazen
ideal taşıyıcılık testi doğrudan testler değil biyokimyasal testler (örneğin
enzim aktivitesi) olabilir.
Prenatal
tarama testleri gebelik esnasında bir fetüsün
sağlık durumunu değerlendirmek amacıyla yapılan analizlerdir. Prenatal
testler rutin tarama kapsamında yapılabileceği gibi (örneğin üçlü test),
aile öyküsü, etnik yada çevresel risk faktörleri, kötü obstetrik öykü veya
ileri anne yaşı gibi bebeğin genetik hastalık taşıma riskinin arttığı
bilinen bütün durumlarda tanıyı kesinleştirmek için başvurulacak son
referans testi olarak da istenebilir.
Rutin
taramalarda invaziv olmayan fetal ultrasonografi yanı sıra anne kanından
alfa-fetoprotein (AFP), koriyonik gonadotropin (hCG) ve serbest estriol
(uE3)’e bakıldığı üçlü test (Multiple Marker Screening) tercih
edilmelidir. Ancak genetik analizin endike olduğu hallerde test materyali
invaziv yolla fetüsten alınmalıdır: 15 haftadan küçük fetüslerde erken
amniyosentez veya koriyonik villus numunesi (CVS) ile, 12 haftadan büyük
fetüslerde ise amniyosentez (20 haftaya kadar), plasenta biyopsisi,
kordosentez (PUBS) yada fetoskopi eşliğinde fetüsden cilt biyopsisi
yapılarak genetik analiz için uygun materyal temin edilebilir.
Unutulmamalıdır ki, invaziv yolla materyal temininden evvel prenatal genetik
analizi yapacak merkezle irtibata geçilmeli ve numune temini bu merkezle
koordineli bir şekilde planlanmalıdır.
Tüm invaziv
girişimlerin fetüs ve/veya anne için ayrı bir risk taşıdığı unutulmamalıdır. Bu
sebeple prenatal genetik analiz için alınacak yazılı izin belgesinde bu
hususun belirtilmiş olması ve analiz sonrası eşlere genetik danışmanlık
hizmetinin de sunulması gerektiği (örneğin; taşıyıcılık testleri
sonrası)
unutulmamalıdır. Yine daha önce belirtildiği üzere bazı prenatal tarama
testlerinden evvel eğer mümkünse aile öyküsüne konu hasta aile ferdinden
alınacak numunelerde tanı amaçlı genetik testlerin yapılması
hem taranacak mutasyonun önceden tespiti
hemde gereksiz yere fetüsa yapılacak invaziv bir
girişimi önlemek için seçilecek en doğru yoldur.
Unutulmamalıdır ki prenatal tarama testlerinin erişkin yaşta ortaya
çıkabilecek genetik hastalıkların teşhisinde, bir başka deyişle prediktif
amaçla kullanılması etik kurallara uygun değildir. Bu gibi vakalarda aile
çocuğun doğumundan sonra tekrar değerlendirilmek üzere çağırılmalı veya bir
genetik danışmana yönlendirilmelidir.
Embriyo
tarama testleri (PGD
= Preimplantation Genetic Diagnosis), in vitro fertilizasyon (IVF)
[Tüp-bebek] yöntemi
ile yaratılan embriyoların anne adayının rahmine bırakılmadan önce olası
spesifik genetik mutasyon veya anomaliler yönünden taranması amacıyla
kullanılan genetik testlerdir. Genellikle bu testler ciddi bir genetik
anomalili çocuk sahibi olma riski yüksek olan (örneğin penetrasyon riski
yüksek bir genetik hastalığın daha önce doğmuş kardeşte mevcut olduğu)
ailelere prenatal taramaya bir alternatif olarak önerilebilir.
Ancak yüksek
maliyeti, sınırlı uygulama alanı ve yeterli kalitede bu hizmeti verebilen
merkezlerin sayısı çok az olması sebepleriyle bu uygulama pek popüler
değildir. Zira bu testlerde maliyeti arttıran ve etik sorunlar yaratan
birinci faktör uygulamanın başarılı olabilmesi için yeterli sayıda
embriyonun ayrı, ayrı test edilmesi gereği ve bu sebeple zaten az olan
implantasyona elverişli embriyo sayısının daha da azalarak başarılı bir
gebelik yakalama şansının çok aşağılara düşmesidir. Bu nedenle ailelere çok
geçerli bir sebep olmadıkça embriyo tarama testi yerine prenatal tanı
testleri önerilmelidir.
Not:
Çok geçerli bir medikal sebep olmaksızın cinsiyet tayini amacıyla embriyo
tarama testi (veya prenatal test) uygulanması kesinlikle etik değildir ve
T.C. Sağlık Bakanlığı’nca yasaklanmıştır.
Yeni doğan
tarama testleri erken teşhis yolu ile morbidite
veya mortalitenin azaltılabildiği ve bazı tıbbi müdahale imkanlarının mevcut
olduğu genetik hastalıklar için yüksek risk altında olan bebeklerin
yakalanması amacıyla yapılan analizlerdir. Popülasyon çalışmalarının işaret
ettiği risklere göre değişkenlik gösteren bazı yeni doğan tarama testlerinin
her yeni doğana yapılması birçok ülkede ve Amerika Birleşik Devletleri’nin
değişik eyaletlerinde kanunen zorunludur. Bu tip zorunlu (veya rutin)
testler aksi yönde ailelerin yazılı bir talimatı bulunmadığı sürece hemen
doğumun akabinde uygulanmalıdır.
Yeni doğan
tarama testleri bir hastalığın tanısı amacıyla değil, daha ileri araştırmayı
veya genetik analizi gerektiren bireyleri tespit etme amacıyla yapılırlar.
Rutin uygulamada, aile özellikle istemedikçe, yapılan tarama testlerinin
neler olduğu veya negatif olmaları halinde test sonuçları ailelere rapor
edilmeyebilirler. Bu sebeple test sonuçlarının talebi ve varsa hangi ek
testlerin yapılması istendiği yazılı olarak testi yapan merkeze numune ile
beraber iletilmelidir. Ancak pozitif tarama testi sonuçlarının yanlış
anlaşılmaması ve ailede gereksiz endişe veya soyutlamaya yol açmaması için
ebeveynlerin doğumdan evvel konu hakkında bilgilendirilmeleri zorunludur.
Akrabalık
ve doku uygunluk testleri diğer genetik testlerin
aksine bir genetik bozukluğun tanısı veya hastalığa yatkınlığın tespiti
amacıyla değil, farklı bireyler arasındaki genetik benzerlik veya
farklılıkları saptamak amacıyla yapılan testlerdir. Bu testlerin ortak yönü
birden fazla numunenin (örneğin çocuk ve babası olduğu iddia edilen kişi)
aynı anda analize tabi tutularak bunlar arasındaki genetik yapı benzerliği
yada farklılığının kıyaslanarak rapor edilmesidir. Bu sebeple, akrabalık
testleri dahilinde analiz edilen genetik materyal çoğunlukla bir hastalığa
sebep olan gen yada herhangi hastalıkla ilintili fragmanlar değil, genetik
yapı içerisinde sağlıklı bireylerde sıklıkla farklılık gösterdiği bilinen
endikatif DNA bölgeleridir. Yapısal varyasyonları ve bu varyasyonların test
edilen bireylerin dahil olduğu etnik grup içindeki rastlantı oranları
bilinen yeterli sayıda DNA bölgesinin incelenmesi ile bu şahıslar arasındaki
olası genetik bağ genetik analiz dışında hiçbir yöntemle ulaşılması mümkün
olmayan bir hassasiyette gösterilebilir.
Analık-Babalık
ve Zigosite testleri için başvuru sebepleri genellikle sosyal nedenlerledir.
Ancak nadiren de olsa, bu tip testler aile bazında yapılan bazı genetik
analizlerin doğru yorumlanabilmesi veya teyid edilebilmesi için de zorunlu
hale gelebilir. Eğer test hukuki sebeplerle yapılıyorsa, test sürecinde ve
rapor edilmesinde özel hassasiyet ve gizlilik bir ön şarttır. Hukuki
sebeplerle yapılan akrabalık testlerinin yorumunda ancak bir çocuğun
kıyaslanan şahsın biyolojik çocuğu olmadığı yönünde kesinlik ifade
edilebileceği unutulmamalıdır. Aksi yönde bir ispat temini bakılan sınırlı
sayıda genetik bölgenin analizi ile mümkün değildir.
Zigosite
testleri için en önde gelen tıbbi endikasyon ciddi genetik hastalıklarda
kardeşler arası hastalığa meyil riskinin saptanmasıdır. Prenatal zigosite
testlerinde ancak fetusların ayrı koriyonik keseler içerisinde oldukları
dokümante edilebiliyorsa genetik test endikedir. Unutulmamalıdır ki eğer
ikizler aynı koriyonik kese içerisinde ise, aralarındaki olası fiziksel
farklılıklara rağmen (örneğin biri diğerinden daha büyük ve sağlıklı
görünmesi) ikizler monozigotik yani tek yumurta ikizleridir genetik teste
gerek yoktur. Postnatal zigosite testlerinde bir başka tıbbi endikasyon ise
kardeşler arası olası organ yada doku nakli yönünden genetik yakınlığın
tespitindedir.
Akrabalık ve
doku uygunluk testleri gibi kıyaslamaya dayalı genetik testlerde analize
tabi tutulan lokus sayısı arttıkça testin istatiksel olarak hassasiyeti ve
buna paralel olarak da maliyeti artacaktır. Ayrıca testin prenatal olarak
uygulanması veya test edilen birey sayısının artması da maliyeti arttıran
diğer faktörlerdir. Bu tip genetik analizler genellikle doğrudan bir tıbbi
endikasyon olmaksızın yapıldığından mali yönden testlerin çoğunlukla sosyal
veya bireysel sağlık güvencesi kapsamında uygulanamayacağı da
unutulmamalıdır.
Genotipleme,
bireylerin genetik yapılarının karakterize edilmesi anlamında olup, medikal
bir test olarak multi-faktöryal hastalıklara yatkınlığın genetik yapıya göre
kategorize edilmesinde uygulanan bir bireysel genetik analiz
türüdür. Burada amaç doğrudan hastalığa sebep olan genetik bölgeler veya
hastalıkla ilintili fragmanlar yerine mevcudiyetinin istatiksel olarak
bireylerin dahil olduğu etnik grup içinde belli hastalıklar için risk
faktörünü etkilediği (arttırdığı veya azalttığı) bilinen SNP (Single
Nucleotide Polymorphism) varyasyonları gibi bazı genetik motiflerin
analizidir. Genellikle bu analizde özgünlüğü ve hassasiyeti arttırmak
amacıyla aynı riskle ilintili veya farklı hastalık guruplarına yönelik
birçok lokus aynı anda taranır. Ancak prediktif analizlerin aksine
genotiplemede amaç ne presemptomatik bir hastalığın teşhisi nede doğrudan
hastalığa predispozan bir faktörün tespitidir. Burada hedeflenen birincil
amaç bir ön tarama yapmak ve genetik yapıya bakılarak bireyleri çevresel
risk faktörlerinin modifikasyonu veya uygun hasta takibi amacıyla belli
hastalıklar için düşük yada yüksek risk guruplarından birine tayin etmektir.
Genotipleme
anlaşılacağı üzere aile öyküsünün tam endikatif olmadığı veya genetik risk
faktörleri yönünden elde başka verinin bulunmadığı hallerde bireyin arzusu
dahilinde hastalığa genetik yatkınlığın genel olarak incelenip rapor
edilmesi amacına en uygun olan genetik analiz türüdür. Ancak genotipleme
halen sağlıklı kişilere yapılabileceği gibi, sosyal veya çevre faktörleri
ile belirgin risk altında bulunan veya halen semptomatik olup ancak hastalık
sürecinin veya tedaviye cevabın atipik seyrettiği hallerde bir ilk basamak
genetik analiz yöntemi olarak da son derece değerlidir.
Kök hücre
ve/veya DNA bankacılığı hücre biyolojisi ve
moleküler tıpta yaşanan hızlı gelişmelere bugünden hazırlıklı olmak amacıyla
yapılabilecek en akılcı yatırımdır. Unutulmamalıdır ki son yıllarda farklı
kök hücreler kullanılarak uygulamaya girmesi düşünülen tedavi yöntemleri en
az gen tedavisi yöntemleri kadar hızlı ve ümit verici bir gelişme
göstermiştir. Dahası yaş ilerledikçe otograft kök hücre temininin
güçleşeceği uzun bir süredir bilinmektedir. Bu gibi sebeplerle son derece
güncel olan bu konunun yurdumuzda da kordon kanı bankacılığı tarzında ilk
uygulamaları başlamıştır. Ancak unutulmamalıdır ki genetik analizi
yapılmadan veya DNA örneği alınmadan dondurulan kök hücreler içeriği tam
analiz edilmeden saklandığı için saklamayı yapan kurum için sadece
kartotekte bir numaradan ibarettir. Bu sebeple burada kök hücre bankacılığı
ile DNA bankacılığını birbirinden ayrılmaz hizmetler olarak ele alacağız.
DNA
bankacılığında amaç hücrelerden ayrıştırılmış DNA moleküllerinin ileri
tarihlerde yapılacak analizlerde kullanılmak üzere saklanmasıdır. DNA’nın bu
şekilde çok uzun bir süre son derece düşük bir maliyete saklanabileceği
bilinmektedir. Dahası ilginç klinik olgulardan ve bazı ölümcül hastalardan
temin edilmiş DNA numunelerin deneysel amaçlı analizi ve bankalanması bu
kişilerin ailelerine ileride güncellik kazanacak diagnostik veya prognostik
genetik testlerde ışık tutacak benzersiz bir arşiv niteliğinde olacağı da
bir gerçektir.
Ancak kök
hücre ve DNA bankacılığı kapsamında sunulan hizmetlerin ve hizmet
karşılığında mevzu bahis karşılıklı hak ve taleplerin çok net yazılı bir
dokümantasyonu zaruridir. Bu hizmeti sunan bazı merkezler özellikle DNA
bankacılığı için bir defalık tek bir ücret talep ederken çoğu merkezde ise
bir başlangıç ücreti ve bunu takip eden düzenli saklama bedelleri esasında
çalışıldığı unutulmamalıdır.
Gökay
- BIOTECH Genetik Test Fiyatları ve
Uygulama Kriterleri
9
Geri
|